Bizi Arayın

+90 (530) 230 22 10

Çalışma Saatleri

10:30 - 21:30

Varoluşçu Psikoterapi

Varoluşçu Psikoterapi


Varoluşçu psikoterapi, insan durumuna bütünsel bir vurgu yapan bir terapi ekolüdür. Pozitif bir yaklaşım benimseyen varoluşçu psikoterapi, insan kapasitelerini ve hedeflerini övmekte, aynı zamanda insan sınırlamalarını kabul etmektedir. Varoluşçu psikoterapi, hümanistik psikoloji, deneyimsel psikoterapi, derin psikoterapi ve ilişkisel psikoterapi ile birçok benzerliği paylaşır. 

 

Varoluşçu Terapinin Tarihçesi: 

 

Varoluşçu terapi, varoluşçu felsefeden türeyen bir psikoterapi yaklaşımıdır. Friedrich Nietzsche ve Soren Kierkegaard'ın felsefelerinden gelişmiştir. Kierkegaard, ilk varoluşçu filozoflardan biri olarak, insan memnuniyetsizliğinin yalnızca içsel bilgelikle aşılabileceğini teorize etmiştir. Daha sonra Nietzsche, "güç iradesi" ve kişisel sorumluluk gibi kavramları kullanarak varoluşçuluk teorisini daha da geliştirmiştir. 1900'lerin başlarında, Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre gibi filozoflar, iyileşme sürecinde araştırma ve yorumun rolünü keşfetmeye başlamışlardır.Çağdaş kuramcılar psikolojik sağlığa ve dengeye ulaşmanın bir yolu olarak deneyimi anlamanın önemini kabul etmeye başlamışlardır.

 

Otto Rank, varoluşçu terapinin aktif olarak izlenmesine başlayan ilk terapistlerden biri olmuştur.  20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, psikologlar Paul Tillich ve Rollo May, makale ve öğretileri aracılığıyla varoluşçu terapileri ana akıma taşımışlardır. Irvin Yalom da sonrasında  bu akıma eklenmiştir Bu popüler yaklaşım, diğer teorilere, Viktor Frankl tarafından geliştirilen logoterapi ve hümanistik psikoloji dahil olmak üzere, etki etmeye başlamıştır.

 

DÖRT TEMEL VAROLUŞSSAL TEMA 

(Varoluşçu Terapinin  4 temel unsuru

 

Varoluşçu psikoterapi, tüm insanların, insan varoluşunun doğasında var olan ve verili olarak bilinen belirli koşullarla etkileşimleri nedeniyle intrapsişik çatışma yaşadığı temel inanca dayanır. 

Teoriler, en az dört temel varoluşsal veriyi tanır:

  •  Özgürlük ve sorumluluk 
  •  Ölüm
  •  İzolasyon 
  • Anlamsızlık

Bu verilerle yüzleşmek, bireyi genellikle “varoluşsal kaygı” olarak adlandırılan bir tür korkuyla doldurur. Örneğin, her birimizin ve sevdiklerimizin bilinmeyen bir zamanda ölecek olması; bizler için derin bir kaygı kaynağı olabilir.  Bu durum, kişiyi insan varoluşundaki ölümün gerçekliği ve gerekliliğini göz ardı etmeye itebilir. Ancak, ölüme dair farkındalığımızı azaltarak yaşamlarımızı koruyabilecek, hatta zenginleştirebilecek kararlar alamayız. Ölümün kaçınılmaz olduğu gerçeğinin bilincinde olmak ve buna rağmen yaşamda mücadele veriyor olmak insan olmanın ve hayatın varoluşsal gerçeğinin gereğidir. Ancak,bu gerçeğin aşırı etkisi içinde olan insanlar da nevroz ya da psikoz durumuna sürüklenebilirler.

Varoluşçu psikoterapiye göre, anahtar, ölümün farkında olmak ile bu gerçeğin altında ezilmemek arasında bir “denge” kurmaktır. Sağlıklı bir denge kuran insanlar, hem kendilerinin hem de sevdiklerinin hayatlarını olumlu yönde etkileyebilecek kararlar almaya motive olurlar. Kararlarının gerçekte nasıl sonuçlanacağını bilmeseler de, ellerinden geldiğince harekete geçme ihtiyacını takdir ederler. Ölüm gerçeği, özünde bizi fırsatlardan en iyi şekilde yararlanmaya ve sahip olduğumuz şeylerin kıymetini bilmeye teşvik eder.

Tıpkı ölüm gibi, tecrit tehdidi, yaşamın algılanan anlamsızlığı ve yaşamı değiştirecek kararlar almanın ağır sorumluluğu da akut varoluşsal kaygının kaynağı olabilir. Varoluşçu terapi teorilerine göre, kişinin bu iç çatışmaları nasıl işlediği ve bu çatışmaların üstüne çıkabilmek için verdiği kararlar, kişinin mevcut ve gelecekteki durumunun belirleyicisidir. Bu anlamda seçim ve sorumluk ilişkisi varoluşçu terapide öne çıkan kavramlardan biridir. 

Varoluşçu psikoterapi, danışanları duygusal sorunlarını ele almaya teşvik eder. Bununla birlikte, danışanlara bu sorunların gelişimine katkıda bulunan kararlar konusunda da sorumluluk almalarını önerir. Danışanlar, korkularını kabul etmeye yönlendirilir ve bu korkuları aşmak için gerekli olan becerileri eylem yoluyla kazanırlar. Terapi sürecindeki kişiler, hayatlarının yönünü kendi ellerine alarak kendi seçimlerini tasarlamaları yönünde yönlendirilir. Bu çalışma sayesinde, insanlar genellikle hem özgürlük hissi hem de anlamsızlık ile ilişkilendirilen umutsuzluktan kurtulma yeteneği kazanırlar. 

Varoluşçu psikoterapi, terapideki insanlara kendi yaşamlarını büyütmeyi ve kucaklamayı, merak ve hayranlıkla var olmayı öğretir. Hayata hayranlıkla bakma yeteneğini geliştirmek; insanların yaşam deneyimini bir deneyim olarak görmelerine ve bir sınavdan ziyade bir yolculuk olarak görmelerine yardımcı olabilir ve ölümle ilişkilendirilen korkuyu ortadan kaldırabilir.

VAROLUŞÇU PSİKOTERAPİ SÜRECİ 

Varoluşçu terapistler, bir kişinin geçmişine odaklanmak yerine “şimdi ve gelecek”  ile ilgilenirler. Terapi sürecinde, bireyin karşılaştığı seçenekleri keşfetmek ve incelemek için birlikte çalışırlar. Geçmişteki yaşam olayları, geçmişteki seçimlerin ve inançların sonuçlarını anlamak için kullanılır, geçmişte takılı kalmak değil. Amaç, kendine daha derin bir içgörü oluşturarak özgürlüğü ve tercih ve  sorumluluklar çerçevesinde yeni kazanılmış özdenetimi teşvik etmektir.

Tedaviye olumlu yanıt veren bireyler genellikle yaşamda anlam ve amaç bulurlar. Artan öz farkındalık, öz anlayış, öz saygı ve öz motivasyon yaşarlar. Tedavideki kişilerin kendi iyileşmelerinden başlıca sorumlu olduklarını anlamaları, iyileşmeyi terapötik bir süreç olarak görmelerine ve terapi oturumlarının sınırlarının ötesine bakmalarına katkıda bulunabilir.

Uzman Psikolog Ebru Özer